ORPHEUS EURYDIKE’NIN ALBENİSİ
Cumhuriyet Gazetesi Yazıları - 20 Mayis 2009
Orpheus ve Eurydike öyküsü tarih boyu nice müzik yapıtına, tiyatro’ya, şiire, romana, plastik sanatlara ve filme konu olmuştur. Opera alanında bildiğimiz en eski örnek Peri ve Caccini adlı iki İtalyan bestecinin ortak çalışması olan “Euridyce” adlı bir mitolojik-pastoraldir. Bu yapıtın 1600 yılında Fransa kralı IV.Henri’yle Marie Medici’nin evlilik töreninde oynandığı bilinir. Erken Barok döneminden Monteverdi’nin L’favola d’Orfeo adlı operası da günümüze dek albenisini korumuştur. 1647’de Palais-Royal’de temsil edilen Rosi’nin Orfeo’su Paris’te ilk sahnelenen operalardan biri olarak bilinir. Alman besteci Telemann’ın Orpheus adlı operası 1726’da Hamburg’da sahnelenmiş, sonradan yitip giden notaları yirminci yüzyılda bulunmuştur. Ancak bugün Orpheus ve Eurydike operası dediğimizde akla ilk gelen yapıt Bohemyalı besteci Willibald Gluck’un “devrim operası” olarak ışıldayan yapıtıdır. Önceki çağlara göre librettonun önem kazanması, koro ve orkestranın güçlü işlevi, yapıtın akışıyla tümleşen danslar ve kulakta kalan güzelim ezgileriyle müzikseverlerin gözdesi olmuştur.
Orpheus, Güneş Tanrısı Apollo’nun ve esin perilerinden Kalliope’nin oğuludur. Babası ona bir lir armağan etmiş ve güzel çalmayı öğretmiştir. Annesinden ise güzel şarkı söylemeyi öğrenmiştir. O, lirini çalıp ezgisini söylemeye başlayınca cansız cisimler bile müziğinin büyüsüne kapılır; ağaçlar, kayalar dahi yumuşar. Doğanın en tatlı kızlarından Eurydike ise bir ağaç perisidir. Bu iki genç birbirine aşık olup evlenirler, ancak düğün törenlerinde düğün tanrısı Hymen’in meşalesi tütüp Eurydike’nin gözüne kaçar. Bu kötü bir kehanettir. Netekim, kısa zaman sonra Eurydike zehirli bir yılanın ayağını sokması sonucu ölür, yer altı dünyasına göç eder. Acısından yanıp tutuşan Oprheus yeraltı ülkesinin, Hades’in kapısında en dokunaklı şarkılarını söyler ve tanrıları yumuşatır. Oraya inip sevgilisini almasına izin çıkar, ancak gün ışığını görene dek arkasına dönüp bakmayacaktır. Son dakikada Eurydice’ye sarılmak istediğinde o yeniden ölüler ülkesine döner. Kimi efsaneye göre bundan sonra kendini yalnızlığa terkeden Trakyalı ozan Orpheus, Bakkalı kadınlar tarafından parçalanmıştır. Kimine göre bir kez daha affedilip Eurydike’yi almaya hak kazanmıştır, böylece mutlu sona ulaşılır.
Gluck, Orpheus’un sesini saf, doğal bir ses olarak düşünmüş, dolayısıyla kastrato için bestelemiştir. Günümüzde Berlioz’un tranzpoze ettiği alto kadın (kontralto) veya erkek sesinin yüksek tenoru (ya da kontrtenor) tarafından oynanmaktadır.
RECEP AYYILMAZ’IN ORPHEUSU
İstanbul Devlet Operası’nda sahnelenen Orpheo ve Eurydike operası her biriminde emeği geçen Recep Ayyılmaz’ın unutulmaz bir eseri olmuş. Rejisinden koreografiye, koro hareketlerinden librettonun Türkçe çevirisine dek yaratıcılığını sergilemiş. Karanlığın ve ışığın kullanımı, Abidin Dino’nun ünlü el figürünün cehennemin kapısına yerleşmesi, başsız ölüler korosu ve daha nice imge dolu yaratıcılıkla bezenmiş. Beyhan Murphy’nin koreografisi son derece yaratıcı. Andreas Lopez yönetimindeki orkestranın sesi yer yer çok yüksekti, sahneyi bastırıyordu. Örneğin en ünlü arya “J’ai perdu mon Eurydice” yi daha net duyabilirdik. Tempo yer yer çok hızlanıyordu, örneğin Kutsal Ruhların Dansı’ndaki hızlı tempodan güzelim ayrıntılar yok oldu. Orpheus rolündeki Aylin Ateş’in duyarlı şarkılarına, bilge yorumuna ve harika tiyatroculuğuna karşın sesi yeterince erkeksi (masculine) tınlamıyordu. Genç sopranomuz Ayten Telek, yapıtın zamanına uyan daha incelikli, daha masalsı bir Eurydike çizebilirdi. Amour rolündeki Sirel Yakupoğlu sesiyle ve oyunuyla tazecik bir karakter yaratmıştı. Süreyya sahnesine çok yakışan bu opera, yeni mevsim başladığında hazır bir prodüksüyon olarak ortaya çıkacak.
Atatürk Kültür Merkezi’ne ne zaman kavuşacağımız belli olmadığından opera yöneticilerimiz artık Süreyya Opera Evi’nin olanaklarına göre yapıtlar seçiyorlar. Biz izleyiciler de ne yapalım, “grand” operaların görkeminden yoksun kalsak da böylesi küçük mücevherlerle yetiniyoruz.